zor bir şehirsin girdikçe zaptedemediğim kaçtıkça sarmalığım her tepende bir yalnızlık her ova kaybolduğum acımasızsın İstanbul
ağacın var, dalında ürkek bir serçeyim kalen var, zındanında kavrulmuş divaneyim çırpınır deli umman, boğazında şavkı düşmüş ayım gecen var, karanlığında parlayan bir alfa’yım hüznün var, her soluğumda kırağı düştüm sabahlarına dayanılmazsın İstanbul
kavgana çağırdın, ölüme çağırdın geldim İstanbul mezarına toprak attım yoksulluğuna bel verdim, esir düştün kurtardım İstanbul zehir verdin içtim sevmesende, sevdim İstanbul
aşk masallarını sen yazdın ayrılıkları ben zaferlere sen koştun paslı parmaklıklara ben zevki sefayı sen sürdün çöplüklerde ben saraylarda sen kaldın kulübelerde ben git dedin ama geldim İstanbul
güzelliğin dillere destan değerin pahasız dengine dengin de, sahibin de yok genç, yaşlı, ölü aşığın çok gururunu yen biraz vakurum İstanbul
katsam yedi tepene, yedi tepe düşsem inci boğazına, bağlasam iki kıtayı koparsam hırçın Karadeniz'inii mavi Marmara'ndan yüreğindir; kızkulesi, köprü, minarelerin yanarsın İstanbul.
bebbuk kusu
25 Temmuz
2009
bebbuk kusu; Acımadı kii, acımadı kii...
Yine böyle bir sonbahar günüydü. Mevsimin kasvetine rağmen, sokağa çıkarken kemik ısıtan cinsinden bir güneşte vardı. Şöyle yağmurlar bastırmadan dışarılarda bir yerde, kitap okumak isteği uyanmıştı içimde. Ve bir çocuk parkı/gezi parkı karışımı bir yerde banka oturdum ve kitap okumaya başladım.
Yan taraftaki açık ala çocuklar oynuyordu. Çocuklarla ilgili ilk izlenimim bu kadardı. Ta ki, çocuklardan birinin diğerini ittiğini farkettiğim ana kadar; itilen çocuk sendelemesine rağmen düşmedi ve bunları yaparken ağzından şu sözcükler dökülüverdi...
“Acımadı kii, acımadı kii...”
Gülümsedim kendi kendime ve yeniden kendimi kitabımın sayfalarına bıraktım... Çocuğun sesi kulaklarımda çınlamış olacak ki, arada bir kitaptan kafamı kaldırıp, çocuklara bakıp, iten ve itilen çocuğun güzel güzel oynadıklarını gülümseyerek izliyordum gözucuyla. Bu durum çok uzun sürmedi, yeniden aynı feryadı duydum;
“Acımadı kii, acımadı kii...”
Fakat bu defa değişik olan bir şey vardı, itilen çocuk yerde oturuyordu ve yüzünde acı hissettiği çok belliydi. Buna rağmen, “acımadı kii, acımadı kii...” demeye devam ediyordu. Yerden kalktı, biraz uzaklışır gibi olup tekrar çocuklara yaklaştı, nasıl oldu bilmiyorum ama, iten ve itilen çocuk beraberce oynamaya devam etti.
Kitap okumaya ara vererek,“Acımadı kii, acımadı kii...” sözcüğünün nedenlerinini düşünmeye şimdi başladım: İtilen çocuk, diğer çocuklarla yeni tanışmış olabilir ve kendini kanıtlamak için, dayanıklılığını mı isbat etmeye çalışıyor. Oynanan bu oyunu çok seviyordur, iten çocukta onun güçsüz veya küçük olduğu için oynamasını istemiyordur. İtilen çocukta bu oyunu oynayabilecek durumda olduğunu kanıtlamaya çalışıyordur. İtilen çocuk, küçük olmasına karşın çok yaramazdır. Oyunbozanlık yapıyordur ve bu nedenle hırpalanmasını umursamıyordur...
Diye düşünmeye devam ederken, aynı feryadı yeniden duydum. Ne yazık ki, çocuk bu defa yere yüzükoyun kapaklanmış ve kıvranır haldeyken bile, iç burkan bir sesle çığlık atıyordu;
“Acımadı kii, acımadı kii...”
Çocuklar arasında oynanan bir oyunda bu tür şeylerin bir yere kadar olacağını fazla garip karşılamam, ama çocuğun o durumu beni gerçekten çok üzdü ve yanlarına gidip, diğer çocuğu uyarmaya karar verdim. Ben kitabımı kapatıp banka bırakarak, çocukların yanına doğru yürümeye başladım. Bir taraftan da olanları seyrediyorum; düşen çocuk, biraz debelenip “acımadı kii, acımadı kii...” diye sessiz sessiz çığlık atarak, ayağa kalktı. Daha önce yaptığı gibi biraz uzaklaştı. Ama yürürken zorlığı ve sendelediği belliydi. Buna rağmen hızla tekrar çocukların yanına geldi. Aralarında çok küçük bir diyalog geçti. Ne konuştuklarını duymadım ama, bu konuşma biter bitmez oyunun yeniden başladığını ve benim onların yanına gidip uyarmamın gereksizliğini o an farkettim. Tekrar yerime döndüm, kitabımı açtım ve kaldığım yerden okumaya devam etmeye başladım.
Ne kadar? En fazla beş dakika sürdü bu zaman. Tekrar o insanın yüreğini cızlatan ve gittikçe daha da ağıtlaşan sesi duydum. Nedense alışıyor muyum artık ne? Daha sakindim bu kez dönüp bakarken. Ama gördüklerim öncekilerden daha kötü bir sahneydi; bellik çocuk daha sert bir darbeyle yere düşümüş olacak ki, debelenecek gücü bile kalmamış, bacaklarını karnına, kafasını göğsüne doğru çekmiş, ellerini karnına mı göğsüne mi doğru bastıyor tam belli değil. Yere atılmış eski bir çuvalı ırıyor. İten çocuk ise başında buz gibi bekliyor. Nasıl bir hırs varsa içinde bilemiyorum, sanki biraz hareket etse, tekmelemeye devam edecek.
Bu an çok fazla uzun sürmedi. İten çocuk biraz uzaklaştı, düşen çocuk önce ayaklarını uzattı sonra bedenini düzeltse de, elini göğsünden uzun süre ayıramadı; belli ki en acıyan yeriydi. Sonra doğruldu ve bir müddetde oturarak göğsünü tuttu. Tüm bu olanlar boyunca hiç ağlamadı ve sadece o nakaratı tekrar etti...
“Acımadı kii, acımadı kii...”
Doğrusu ben de bu son fasılda dondum kaldım; hiç bir harekette bulunmadım. Niçin olabaileceği konusunda daha önce düşündüklerimden tamamen vazgeçtim. Bu başka bir şeydi, ama neydi?
Bu sürecin de sona erip, oyunun yeniden başlamasına da, bir süre sonra artık çığlık bile diyemeyeceğim o ölümcül sesi duyuşuma da, dönüp baktığımda yerde sanki bir bembeyaz bir kan torbası gibi yatan çocuğun hiç ağlmadan sadece “acımadı kii, acmadı kii..” sözcüklerini yaşamının son sözleri gibi mırıldanmasına da nedense artık hiç şaşırmadım.
Ben ise artık, kitap okumayı falan bırakarak oturduğum banka yığılıp kaldım. Nasıl oluyordu tüm bu olanlar; İten çocuğun ruh halini, itilen çocuğun iç dünyasını, sonrasında kalkıp tekrar oyuna hiçbir şey olmamış gibi devam etmesini, iten çocuğun buna her defasında izin vermesini ve arkasından en sert darbelerle onu yerlere serişinin sebepleri üzerinde düşünmeye başladım.
Bu nasıl bir insan ilişkisiydi; güç gösterisi değildi bu, düşmanlık değildi bu, mecburiyet değildi bu ama neydi bu?
Ah, işte yağmur da başladı, bu mevsime güven olmaz aslında, biliyorum. Yine de tedbirsiz çıkmıştım sokağa. Hızla toparlım ve kalktım, kitabımı ceketimin altından koltuğuma sıkıştırıp, ceketimin düğmelerini ilikleyip, yakasını kaldırıp ve son kez oynayan çocuklara baktım. Hiç yağmura aldırmadan devam ediyorlar. Bizim çocuk yine yerde ve hiç kıpırdamıyor, iten çocuk da öyle hiç kıpırdamadan başında bekliyor, cenaze merasiminde gibi. Ben gayet soğukkanlı çok olağan bir şeymiş gibi, yağmurdan ıslanmamak için hızla uzaklaşıyorum parktan. İri yağmur taneleri, seyrelmiş saçlarımın arasına hızlı hızlı düşerken, “Çin işkencesi” gibi diye geçiriyorum içimden ve o an duruyorum. Tekrar dönüp çocuklara bakıyorum; sahne aynı.
Ve son kez kafamı yukarı kaldırıp, başıma düşecek yağmur tanelerine karşı titreyen bir sesle şu çığlığı atıyorum;
“Acımadı kii, acımadı kii...”
bebbuk kusu
14 Temmuz
2009
Arapgirhaber; Arapgirhaber.com Haber Sitesi Yayın Hayatına Başlamıştır
Arapgirli Hemşerilerimiz olarak gören yaklaşımların karşısında olan, tüm Malatya ve Arapgirlilere aynı mesafede, kişi ve Kurumların degilde Arapgirin, sevdalısı olan bağımsız ve sadece web ortamında bir araya gelmiş www.arapgirhaber.com Sitesi olarak tüm Arapgirlilere 'Merhaba' diyor. Sitemiz Arapgire ve Malatyaya yakışan bir duruşun, rakibini alkışlama erdemini gösteren tek haber sitesi.
Saygılarımızla... www.arapgirhaber.com Yönetimi (ARAPGİR HABER BİLGİ PORTALI)
NOT: sitenize link vereceğiz, sizde bizim sitemizin linkini linkler bölümüne eklerseniz cok seviniriz. Teşekkürler
23 Nisan
2009
bebbuk kusu;
Hüzün saati
Gün, üç çeyrek olup da, Uzayıverince gölgeler şarka doğru Bir hüzün çöker, Kızılımsı.
Yıl, geç bahar olunca, Mevsim “hazan”a vurunca Garip bir heyecan, Sarımsı.
Ömür, sessizce kayboluverip, Kalp yorulunca Puslu bir tedirginlik, Karamsı.
Gün, yıl, ömür Kanarsa ince belinden, Acıyla bakar geriye. Kalan nedir diye Kocaman bir boşluk Tam orta yerinde. Umarsız , sessiz Titrek gelecek ellerinde.
Gün olur, yıl, ömür olur Saat hep aynı saat. Hüzün…
bebbuk kusu
12 Nisan
2009
bebbuk kuşu; Gaz lambası
Akşam olup da hava kararmaya başladığında, önce gaz lamabasını yakıp, sonra perdeleri kapatırdım. Sadece karanlıkta kalmamak için.
İyi hatırlıyorum, okuldan geldikten sonra pencerenin tam önündeki sedire yüzükoyun uzanıp, ödevlerimi yapmaya başlardım. Bir süre sonra satır çizgilerini görmekte güçlük çekince havanın iyice kararmaya başladığını anlardım. Kalkar, duvarda asılı gaz lambasını pencerenin içi dediğimiz kapısız dolap gibi duran yere koyar, camını çıkarırdım. Sadece lamba camı silmekte için kullığımız eski tülbenti yerinden alır, camın içini nefesimle buharlaştırır, daha sonrada iyice pencereye yaklaşıp, hiç leke kalmayıncaya kadar silerdim. Sildikten sonra, lambanın fitilini, muhtar çakmağıyla rahatça yakabilecek kadar dışarı çıkartıp yakardım. Hemen sonra da, sönmeyecek kadar tekrar içeri çekip camı yerine yerleştirirdim. Çünkü kuvvetli fitil ışığı tam ısınmamış lamba camını patlatır, tecrübeyle sabittir. Sonra da lambayı çıkma dediğimi odamızı en iyi aydınlatacak duvardaki çivisine geri asardım. Bir müddet sonra da, cam ısınmış olurdu ve fitili yukarı alev ve is vermeyecek kadar açardım.
İşte şimdi perdeler kapanabilir. Önce sağdakini sola doğru, sonra soldakini sağa doğru. Bu işler yapılıncaya kadar zaten hava da tamamen kararmış olurdu. Ak toprakla boyanmış odanın duvarları, gaz lambasının ışığıyla birleşince kasvetli bir soğukluk çökerdi evin içine. Belki bu nedenle işler bittikten sonra, tekrar ödevimin başına döndüğümde, kaldığım yerden başlamakta çok güçlük çekerdim. Sanki geçen o beş on dakikalık süre değildi, saatler günler öncesi bıraktığım yerdeymişim gibi yeniden başlamakta zorlanırdım. Ama çocuk aklı işte hiç düşünmedim bunun sebebini. Aslında sadece çocuk aklı değil ondan sonraki yıllar içinde de hiç düşünme gereği duymadım. Her gün yapılan çok basit bu işleri, hatırlamanın ne alemi vardı şimdi?
Geçenlerde yine düşünürken bu perde kapatma olayına farklı şekilde baktım. Aslında perdeler sadece ışıklar yığında dışarıdan bakıldığında içerisi görülmemesi için değil, aynı zama bir zaman diliminin sona ermesini de işaret ediyordu. Gün bitiyor ve gece başlıyor. Bazen günler uzun oluyor, bazen geceler. Gün içinde yapılan şeyler sona eriyor, yaşam geceye dönüyor. Velhasılı uzun veya kısa, gün bitiyor perdeler kapanıyor.
İnsan yaşamı da böyle; görünen bir perdesi yok gibidir. Ama tül, kaput, keten veya başka bir kumaştan, belki stor, belki jaluzi de olsa perdesiz insan yaşamı yok gibidir. İnsan yeni bir döneme başladığım dediğinde, aslında gün doğmuştur. O gün içinde yaşanan yaşanır ve sona geldiğinde, tıpkı geceye gebenin son demlerinde güneşin çektiği acılar çekilir. İşte bu acı perdenin kapanma vaktini işaret eder. Bazen hava pusludur, karanlık çabuk çöker, bazen, güneş dingindir, direndikçe direnir. Bazen fırtına çıkmıştır gün batımına doğru, karanlıkla beraber yerle bir eder gündüzü. Bazen sağanak bir yağmur altında ıslanarak ayrılır aramızdan. Ama nasıl olursa olsun, gün batar perdeler iner.
Günün bitmesi ve perdelerin kapanmasıyla başlar içe dönük yaşam. Gün içindeki her ayrıntı dökülür saçılır ortaya. Koca gün ışığıyla göremediklerini görürsün kör lambanın ışığında. Gün ışığında mutlu olduğun bazı şeyler çöğür gibi batar adama. Gün ışığında çektiğin acı, kefareti gibidir bu körlüğün. Görüş mesafesi uzundur diye düşünürsün, aslında sıcak yakar gözlerini, önünü göremezsin. Hayalcilik, “çölde serap görmek”le niçin eş tutulur? Çünkü gün ışığı gözlerini örtmüş, nutkunu tutmuştur. Gün en çok çölde hissedilir ve bilinir ki, çölde en uzun yol günbatımından sonra alınır.
Bu nedenle gün ışığı aldatıcıdır. Gösterir puslu düşü, saklar katı gerçeği. Gün yaydığı ışığına boğulur. Oysa ay, karanlığa doğar, tıpkı perdesi çekilmiş odadaki gaz lambası gibi. Yerküreyi değil, bilinci ışıtır.
Günün kaybolma saatlerinin sarı hüznü neyse, yaşam içindeki perdelerin çekildiği an, yaşanan hesaplaşma aynıdır. Her ikisi de perdelerin kapanmasıyla başlayan yüzleşmedir. Ve bir süre insan hiç kimseyi görmek istemez o anlarında. Zayıflığın ve düşüşün en aymaz anlarıdır. Ve bazen insan gün ışığında göremediklerini perdeler kapıktan sonra görür. Terse yatırır insanı, kolay gibi olanlar zorlaşır, zormuş gibi görülenler kolaylaşır. Uzakta, çok uzakta zannettiğimiz yanıbaşımızdadır. Yanıbaşımızdaki, millerce uzaktatdır. Buluşulması imkansızı avuçlarımızda hissederiz, kaybedilmesi olanaksıza dokunmak mümkün olmaz. Demlenmek ister...
Burada devreye girer, “gün doğmadan neler doğar” sabrı. Eğer geçmiş gün içinde yaşananlar, samimiyse, paylaştırabilmişse insana dair duyguları, perdeyi kapattıktan sonra bak istediğin kadar bardağın boş tarafına. İstediğin kadar kapris yap, istediğin kadar hiddetlen, istediğin kadar acı çek, perdeler kapıktan sonra taşlar yerine oturacaktır. Önemli olan tüm bunları yeni gün doğmadan yapabilmektir.
Doğacak yeni günün sadece adı “yeni”dir. Dünden kalan tüm izleri taşımaya devam edecektir. Ummadığın kadar dikilecektir karşına, dünü yıkıp attıysan. Beklemediği a dünle ilgili başka gerçeklerle yüzleşir insan. Görmediği yaralarla karşılaşır, kan akmıştır oluk oluk, su diye içmişsindir kana kana. Dıştaki yara çabuk geçer, merhem yeter. İçteki yarayı ise görmek zordur, görünce de ağuşlanmak ister. Veya güneş doğsa bile, yeni gün bir daha doğmayabilir.
Uzun mu kısa mı, bilmiyorum, kış mı yaz mı bilmiyorum, yağmur mu poyraz mı bilmiyorum, perdeleri kapatırız ister istemez? Dönem “kış”sa tek iyi tarafı, geceler uzun ve gün geç doğacak. Yağmurun seli, rüzgarın şiddeti yıkar döker biraz, ama arkasından toparlanır yine her şey. Viraj da aman aman bir viraj değilse, toplı mı direksiyon, gidecek o kadar çok yol vardır ki?
Bugün artık, gün batmadan lambayı yakmayı bilerek yakıyorum. Yine karanlıkta kalmamak için. Gece ilerleyip de lamba fitili yıkça, çıkarmak gerek, aydınlık için. Ve gazı lambayı söndürmeden hazneye koymak marifettir.
Geceyi aydınlatmak için gaz lambası bile yeter, ki bunun ayı var, şafağa güneşi var...
4 Şubat
2009
alimola; ÖGRETMENİME adlı roman kitabım devir yayınlarından 1 baskısı yayınlanmıştır saygılarımla
16 Eylül
2008
admin; Merhaba Zeynocan .Tatil dönüşü mesajını okudum.İnan çok mutlu oldum.Siteminde inan çok haklısın.Ama imkanım olmuyor.Annem babam çok yaşlılar.Mutlaka Vartoya gitmem gerekiyor.Bu nedenle bir türlü gelemiyorum. İnşallah Gürgenin o güzel insanlarıyla birgün mutlaka kavuşma imkanını bulurum.Hepinizi çok ama çok özledim.İçimdeki bu derin özlem ile hepinizi kucaklar ,en içten selam ve sevgilerimi yolluyorum.Hangi Zeynep olduğunu yazarsan sevinirim. Hoşça kal.
16 Eylül
2008
admin; saygı değer gürgeliler iş yerinde otururken hasbelkader sitenize girdim sitenizi dolaşam derken üye olmadan dolaşamadim aranıza kabul ettiğiniz için teşekkür edersaygılarımı sunarım ben hekim han kozdere köyündenim yusuboğda galiba akrabamız oluyor babamdan duyduğum kadar sitede emeğı olanların emeğine sağlık saygılar sevgiler canlar ali kubat MERSİN
7 Ağustoz
2008
kazım eroğlu; KİTAPLARLA İLGİLENENLERE
Kitaplara ilgi duyanlar bu başlığı garipseyebilirler;ama maalesef gerçeğimiz bu.Yani kitaplarla pek ilgili olmadığımız.Bir araştırmaya göre Japonya’da bir kişi yılda 25 kitap okurken, bizim ülkemizde ancak 16 kişi yılda bir kitap okuyormuş. Buda genel olarak toplumumuzun ne kadar bilgi fakiri ve bilgi yoksunu olduğunu açıklamaya yetiyor sanırım.Bu araştırmayı, kendimizi kültürlü ,ilerici,çağdaş olarak gördüğümüz biz Arguvanlılara vurunca ne gibi bir sonuçla karşılaşırız dersiniz.Hiç kuşkum yok ki,benzer olumsuz bir sonuçla karşılaşırız.
Bilindiği üzere, tarihsel boyutuyla kendi kültürümüzü anlatan “AYDINLIĞA DÖNÜK YÜZLER-ARGUVAN DESTANI” olarak isimlendirdiğim bir kitap çıkarmıştım.1000 kadar bastırdığım bu kitaptan şu ana kadar genelde bire bir ilişkilerle Arguvanlı yada Arguvanlı olmayan insanlara İstanbul ve Ankara’da 600 adedinin sunumunu yaptım. Festivalde Arguvan ve Malatya’ya gidemediğim için bu kitabı gerek yöreye gerekse yöre dışında diğer illerde yaşayan Arguvanlılara hiç ulaştıramadım.
Bu kitaba ilgi duyup temin etmek isteyen Ankara’daki dostlar Ankara Arguvanlılar Kültür derneğimizden,İstanbul’daki dostlar Vakfımızdan yada benden temin edebilirler.Bu illerin dışındaki dostlar ise adres bildirmeleri durumunda kendilerine kargoyla ücretsiz olarak (sadece kargo ücreti ödemeli) ulaştırabileceğimi söylemek isterim.
Yöre kültürümüzü yazılı bir kaynağa dönüştürerek bu kültürü tanıtmak amacımdı.Bunun yanında bir beklentim bu kitap sunumundan benim yada başka bir arkadaşımızın yapacağı benzer çalışmalar için hazır bir kaynak oluşturabilmekti. Kısmen de olsa bu beklentim gerçekleşti Bu kitap sunumundan maddi manevi özel katkıları olan arkadaşlar ve dernekler oldu. Kendilerine buradan ayrıca teşekkür etmek istiyorum.Ve bu kitaba ilgi duyan ,katkı sunan tüm dostlara,kitap severlere da teşekkürler ,diyorum.
Bir çalışmaya ne kadar ilgi duyulursa o konuda üretkenlikte o nispette artar. Benim gibi amatörce ,ama kendi içine kapanık ( çalışmasını dışarı açmayan yada açamamış olan) kültür-sanat çalışmalarına ilgi duyan ve bu çalışmalar içinde olan bildiğimiz yada bilmediğimiz bir çok arkadaşımız var. Bunları cesaretlendirmeliyiz ve bunların çalışmalarını paylaşmalıyız ki bu üretkenliğimiz artsın.Bu konularda çalışmaları olan,düşünceleri olan bana mutlaka yazsın yada internet ortamı içinde herkesle bunları paylaşalım derim.Benim şu a düşündüğüm projeler; 1.Arguvan insanının yaşam kültürünün bir parçası olan mizahi anıların derlenip bir kitap haline getirilmesi, 2.Bir kitap oluşturmayan ,birkaç şiir yazıp bir yerlere koyduğumuz güzel şiirlerin derlenip ortak bir şiir kitabına dönüştürmek, 3.Kültür-sanat çalışmalarında birikimi olan insanlarımızın bu çalışmalarını yapıtlaştırmaları için destek sunmak.
zeynocan; lütfüye hocam sevgiler sesini duymak ne güzel bizde seni unutmadık gürge biraz modernleşti ama insanları aynı .tabi gelmek için ümüt etmek yetmez eylemde gerek okul tatil olunca varto yerine gürgeye gelmelisin okul tatil olunca zaten herkes köye damlıyor kışın fazla kimse kalmıyor bizde çok göç verdik sana kucak dolusu sevgiler tel yaz haberleşelim gülenede selamlar